Her yıl nisan ayında Milano’da ilginç bir şey oluyor. Mobilya markaları yeni koleksiyonlarını tanıtıyor, galeriler sergiler açıyor, terk edilmiş fabrikalar enstalasyonlarla doluyor, tarihi saraylar tasarım sahnesine dönüşüyor. Kısacası şehir birkaç günlüğüne dev bir tasarım laboratuvarına dönüşüyor. Bugün dünyanın dört bir yanından tasarımcıları, markaları, mimarları ve yaratıcı profesyonelleri Milano’ya çeken bu yoğun programın adı: Milano Tasarım Haftası. Ama aslında bu hikâye bir haftadan çok daha eskiye gidiyor.
Milano Tasarım Haftası’nın kökeni 1961 yılında düzenlenen Salone del Mobile’a dayanıyor.
İtalyan mobilya üreticileri tarafından başlatılan bu fuarın amacı oldukça netti: İtalya’nın yükselen mobilya ve tasarım endüstrisini dünyaya tanıtmak. 
O dönemde oldukça mütevazı başlayan fuar, yıllar içinde büyüyerek dünyanın en büyük tasarım etkinliklerinden birine dönüştü. Bugün Salone del Mobile yaklaşık 230.000 m²’lik alanı, 2.500’e yakın katılımcısı ve yüz binlerce ziyaretçisiyle küresel tasarım takviminin en önemli buluşma noktalarından biri olarak kabul ediliyor. 
Ancak Milano Tasarım Haftası’nı asıl ilginç kılan şey sadece fuar değil.
1980’lerin sonuna doğru tasarımcılar, galeriler ve markalar fuar alanının dışına taşmaya başladı. Showroom’lar özel etkinlikler düzenledi. Palazzolar geçici sergi alanlarına dönüştü. Tasarım stüdyoları kapılarını ziyaretçilere açtı. Hatta bazen bir apartman avlusu bile beklenmedik bir tasarım enstalasyonuna ev sahipliği yaptı.
Bu spontane hareket zamanla ‘Fuorisalone’ olarak anılmaya başladı. Kelime anlamı, “fuarın dışı” demek. İşte bugün Milano Tasarım Haftası’nı asıl karakteristik kılan da tam olarak bu şehir etkinlikleri.
Çünkü bu hafta boyunca Milano’da tasarım yalnızca bir fuar alanında değil, galerilerde, avlularda, tarihi yapılarda, mağazalarda ve hatta sokaklarda karşımıza çıkıyor.
Milano Tasarım Haftası’nı deneyimlemenin en iyi yolu şehirdeki design districtleri dolaşmak. Bu bölgeler, her yıl kendi küratörlüklerini yaparak sergiler, enstalasyonlar ve konuşmalar organize ediyor. Böylece şehirde aynı anda yüzlerce farklı etkinlik gerçekleşiyor. Öne çıkan tasarım bölgeleri arasında şunlar yer alıyor:
Brera Design District
Milano Tasarım Haftası’nın kalbi sayılabilecek bölge. Galeriler, showroomlar ve tarihi binalarda gerçekleşen enstalasyonlar burada yoğunlaşıyor.
Tortona District
Endüstriyel alanların yaratıcı mekânlara dönüştüğü bölge. Büyük ölçekli sergiler ve tasarım platformları burada yer alıyor.
5Vie Design District
Milano’nun tarihi merkezinde konumlanan bu bölge, zanaat, collectible design ve sanat odaklı projeleriyle öne çıkıyor.
Isola Design District
Genç tasarımcıların ve bağımsız stüdyoların ağırlıkta olduğu deneysel bir alan.
Durini Design District
Mobilya markalarının showroomlarının yoğunlaştığı bölge.
Porta Venezia Design District
Kültür, toplumsal meseleler ve kapsayıcı tasarım üzerine projelerle biliniyor.
Alcova
Terk edilmiş villalar, fabrikalar veya tarihi yapılar içinde gerçekleştirilen deneysel sergilerle Milano Tasarım Haftası’nın en merak edilen platformlarından biri.
Bu bölgelerin her biri kendi programını oluşturuyor ve şehir genelinde binlerce etkinlikten oluşan dev bir tasarım haritası ortaya çıkıyor.
Bugün Milano Tasarım Haftası yalnızca yeni ürünlerin tanıtıldığı bir fuar değil. Bir anlamda tasarım dünyasının yıllık buluşması.
Her yıl burada:
Bu yüzden Milano Tasarım Haftası çoğu kişi tarafından şöyle tarif ediliyor:
Moda dünyası için Paris Moda Haftası neyse, tasarım dünyası için Milano Tasarım Haftası da o.
Ve belki de en ilginç tarafı şu: Bu etkinlik sadece tasarım dünyasını değil, şehrin kimliğini de dönüştürüyor.
Milano bugün tasarımın küresel başkentlerinden biri olarak anılıyorsa, bunda Milano Tasarım Haftası’nın payı oldukça büyük.
Geçtiğimiz yıl Create in İzmir ekibi olarak biz de Milano’daydık. Kendi deneyimimizi bu hikâyenin bir parçası olarak konumlandırdığımızda, şunu net biçimde görüyoruz: İzmir zaten bir “fuar kenti” refleksine sahip. İzmir Enternasyonal Fuarı gibi 90 yılı aşan bir organizasyon mirası, şehrin üretim, ticaret ve buluşma kültürünü derinlemesine şekillendirmiş durumda. Bu köklü altyapı, bugün yaratıcı endüstriler için yeniden yorumlanmayı bekleyen güçlü bir zemin sunuyor.
Create in İzmir olarak Milano’da deneyimlediğimiz o çok katmanlı tasarım ekosistemi, bize İzmir’in de benzer bir dönüşüm potansiyeline sahip olduğunu hissettiriyor. Şehrin hafızasında zaten var olan bu dinamizmi çağdaş yaratıcılık pratikleriyle buluşturan yeni bir tasarım haftasının mümkün olduğuna inanıyoruz. Belki de yakın gelecekte, nisan aylarında yalnızca Milano’ya değil, İzmir’e de aynı heyecanla bakacağız.
Milano Tasarım Haftası her yıl kendi söylemini yeniden kuruyor. 2026 edisyonu ise odağını objelerden çok sürece ve insana çeviren güçlü bir çerçeveyle geliyor: “Be the Project.”
Bu tema, tasarımı tamamlanmış bir sonuç olarak değil yaşayan, dönüşen ve kullanıcıyla birlikte gelişen bir pratik olarak ele alıyor. Yani bu yıl Milano’da gördüğünüz her iş, aslında “bitmiş” değil, devam eden bir düşüncenin parçası.
Bu yaklaşım şehir genelinde kurulan işlere de doğrudan yansıyor. Sergiler yalnızca estetik değil süreç, katılım, deneyim ve etkileşim üzerinden okunuyor. 
Bağımsız tasarımın en güçlü platformu. Bu yıl yine terk edilmiş yapılar (eski hastane, villa vb.) içinde konumlanarak, mekânın kendisini anlatının bir parçası haline getiriyor.
Radikal fikirler, malzeme denemeleri ve genç üreticiler açısından “trend öncesi alan”.
Deneysel ve kavramsal işler için kritik bir platform. Bu yılki program, karanlık, belirsizlik ve dönüşüm temaları üzerinden ilerliyor. Tasarımın duygusal ve psikolojik katmanlarına odaklanan işler öne çıkıyor.
Tarihi bir yapı içinde kurulan, güçlü bir seçki ve anlatı kurgusuna sahip sergi. Uluslararası tasarımcıları bir araya getirerek disiplinlerarası bir perspektif sunuyor. Milano’da “prestijli sergi” kategorisinde konumlanıyor.
Mimarlık, şehir ve üretim ilişkisine odaklanan daha niş ama güçlü bir platform. Endüstriyel tasarım ile kentsel meseleleri bir araya getiriyor. Özellikle mimarlık ve araştırma odaklı içerikler için önemli bir durak.
Şehrin en ikonik avlularından birinde kurulan büyük ölçekli enstalasyonlar.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da mimarlık, sanat ve teknoloji kesişiminde güçlü işler sunuyor. “Şehir içinde açık hava sergisi” deneyiminin en iyi örneklerinden biri.
Bu yıl marka tarafında tek bir öneri yapmak gerekirse:
Prada tarafından kurgulanan Prada Frames.
Moda markası olmasına rağmen klasik showroom mantığından uzaklaşıp, tasarım, kültür ve düşünce üretimi odağında bir program sunuyor.
Bu yaklaşım, Fuorisalone’un dönüşümünü çok iyi özetliyor:
Artık mesele yalnızca “ne tasarladığın” değil,hangi fikri sahneye koyduğun.
